Menüler
Anket
Bizi nereden duydunuz?
Maç Sonuçları
Şark Meselemiz Nasıl Çözülür ? - Türk Birliği

Şark Meselemiz Nasıl Çözülür ?

 

“ŞARK MESELEMİZ” NASIL ÇÖZÜLÜR?

 

“Şark Meselesi”nin Tarihsel Gelişimi

Doğudaki Türkmen ve Kürt beyleri, Yavuz Sultan Selim zamanında (1515’de) başlayan bir süreçte kendi talepleri ile Osmanlı’ya katılmışlardı. Bu katılmayla, Diyarbekir merkez kabul edilerek Musul da dahil olmak üzere bütün Doğu Anadolu'da gayet geniş bir eyâlet (Beylerbeyliği) meydana getirildi. Kanunî devrinde yeni bir düzenleme yapılarak Van'da ayrı bir Beylerbeyliği daha oluşturuldu. Doğu Anadolu'daki sancakları, idare tarzı açısından, her iki eyâlette de, üç ana guruba ayırmak mümkündür. Birinci gurup, klasik Osmanlı Sancakları şeklindeydi. Yani Osmanlı Devleti'nin diğer bölgelerinde tatbik edilen idare usulü burada da cari idi. Sancakbeyleri doğrudan merkezden tayin olunurlardı ve herhangi bir imtiyaza sahip değillerdi. Bu sancaklar tımar sistemine dâhildi. Bu tür sancaklar, umumiyetle aşiret yapısı kuvvetli olmayan yerlerde teşkil edilmiştir. Diyarbekir Eyâleti'nde merkez Amid, Harput, Hasankeyf, Akçakale, Sincar, Zaho, Ergani ve Çemişkezek sancakları ile Van Eyaleti’ndeki Erciş ve Adilcevaz sancakları, bu tür sancakların başlıca örneklerini teşkil eder. İkinci gurup, Yurtluk ve Ocaklık tarzındaki sancaklardır. Fetih esnasında bazı beylere hizmet ve itaatleri karşılığında, devamlı olarak sancak ve has şeklinde tevcih edilmiştir. Bunlar klasik Osmanlı sancaklarından farklıydı. Zira sancakların idaresi genellikle bölgeye eskiden beri hâkim olagelen nüfuzlu, eski mahallî beyler ve hânedanlara terk edilmişti. Hayat boyu sancakbeyi olan bu idareciler vefat ettiğinde, yerlerine oğulları veya diğer yakınlarından biri geçmekteydi. Devlete ihânet ettikleri takdirde değiştirilebilmekteydiler. Seferde Beylerbeyi’nin hizmetine girmekle mükelleftiler ve bu memleketlere merkezden kadı tayin edilirdi. Arâzîleri tımar nizâmına tabiydi. İmtiyazlı sancaklar da diyebileceğimiz bu sancaklardan Diyarbekir Eyaleti’ne bağlı 13 ve Van Eyaletine bağlı olarak da 9 adet mevcut idi. Çermik, Pertek, Kulp, Mihrani, Siirt ve Atak Diyarbekir'e; Müküs ve Bargiri de Van'a bağlı bu tür sancaklardandı. Üçüncü gurup ise, Hükümet adı verilen sancaklardır. Bunların idâresi, fetih esnâsında gösterdikleri hizmetlerden dolayı tamamen yerli beylere terkedilmişti. Sancakbeylerinin tayinine merkezî idare asla karışmaz ve ellerine verilen ahidnâmeler gereğince, bunlar azl ve nasb edilemezlerdi. Arâzîlerinde tımar nizâmı cari değildi. Dâhilde tamamen müstakil olan bu bölgeler, hariçte yani askeri ve siyasi alanda bölgedeki Osmanlı beylerbeyine tabiydiler. Diyarbekir eyâletinde Hazzo (Kozluk), Cizre, Eğil, Tercil, Palu ve Genç sancakları; Van Eyaletinde ise, Bitlis, Hizan, Hakkari ve Mahmûdi sancakları bu mahiyette Osmanlı sancaklarıydı.[1] Bu sancak tipleri sadece Kürtlerin yaşadığı bölgelere has bir yönetim biçimi değildir ve Osmanlının birçok bölgesinde uygulanmıştır.

Tanzimat Fermanı’ndan (1839) sonra yapılan özerklikleri kaldırma ve merkezileştirme yönündeki düzenlemeleri kendi statülerine yönelik bir tehlike olarak algılayan bazı Kürt beyleri direnmeye ve yer yer isyan etmeye başlamışlardır. Tabii ki hiçbir devlet başkaldırıları kabullenemezdi ve bu bölgede tam kontrol sağlama ve merkezi hükümete bağlama çabaları Osmanlı’nın son dönemine kadar devam etti. Cumhuriyetin ilk yıllarında da bölgedeki temel sorun devlet otoritesinin ağalara kabul ettirilmesi olmuş ve bu durum Dersim İsyanının bastırılmasına (1938) kadar sürmüştür. Bilindiği üzere, Dersim İsyanı, Devletin burada kışla, karakol, yol ve köprü yapma, asker ve vergi alma faaliyetlerine başlaması üzerine çıkmıştır. Bölgede bu tarihe kadar meydana gelen isyanlar, etnik bilince dayalı halk hareketleri değil, esas olarak feodal egemenliklerini sürdürme amaçlı ağa isyanlarıdır. Şeyh Sait İsyanı ise bunların içinde bir istisnadır ve 1924’te hilafetin kaldırılmasına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu isyan, bölgenin etnik yapısının tabii bir sonucu olarak içinde çoğunlukla Kürtlerin bulunduğu, ama bazı yerlerde Türklerin de katıldığı dinî nitelikli bir harekettir. Bu isyanlar zaman zaman Türkiye ve bölge üzerinde hesapları olan dış devletlerce de desteklenmiştir.

Bu arada, gerek Osmanlı, gerekse Milli Mücadele dönemindeki isyanların sadece Türk olmayan unsurlar tarafından çıkarılmadığını, Celali isyanları gibi Anadolu’da zaman zaman ortaya çıkarak on yıllarca devam eden, çok geniş alanlara yayılan ve içinde çoğunlukla Türklerin olduğu ayaklanmalar da bulunduğunu, “Ferman padişahın, dağlar bizimdir.” diyen Dadaloğlu’nun da bir Afşar Türkü olduğunu unutmamak lazımdır. Öte yandan, Kürt kelimesini kullanan, Kürtlerden bahseden veya “Kürdüm” diyen herkesin “Kürtçü” olduğu yanılgısına da düşülmemelidir.

Dinî bilince dayalı olsa da çoğunluğu Kürt olan bölge halkında taban bulan Şeyh Sait İsyanı üzerine, asayişin temin edilmesi mecburiyetinin yanı sıra, ilerde etnik bilince dayalı bir isyan çıkması halinde olabileceklerden duyulan endişe ile, bu bölgedeki nüfus yapısının derhal değiştirilmesinin ve tüm halka Türkçe konuşturularak Türklük bilincinin yerleştirilmesinin zorunluluğuna inanılarak bu yönde çabalar başlatılmıştır.  Bu bağlamda o zamandan itibaren yürürlüğe konulmuş olan önemli hukuki düzenlemeler şunlardır: 4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu, 24 Eylül 1925 tarihli Şark Islahat Planı, 10 Aralık 1925 tarihli Mahalli İskânlarını İzinsiz Terk Eyleyen Muhacir ve Mültecilerle Aşiretler Hakkında Kanun, 31 Mayıs 1926 tarihli İskân Kanunu, 21 Haziran 1934 tarihli Mecburi İskân Kanunu ve 22.10.1983 tarihli Türkçe`den Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında 2932 Sayılı Kanun.

1925-1938 arasında hemen hemen her yıl çıkan isyanlar bastırılmış, bölgede asayiş temin edilerek devlet otoritesinin hâkim kılınması sağlanmış, isyanın elebaşları idam edilmiş ve bazı aileler de başka bölgelerde mecburi iskâna tabi tutulmuştur. Ancak anlaşılması zor bazı uygulamalar da yapılmış ve Şark Islahat Planı ile doğudaki birçok il ve ilçe merkezinin çarşı, pazar ve sokaklarında Kürtçe konuşulması yasaklanmıştır. Bu dil yasağının, bölgede Türkçenin daha yaygın kullanımına katkıda bulunduğu düşünülebilir. Ancak, anasından öğrendiği dili konuştuğu için cezalandırılan bir insanın, bunu yapan devlet hakkında nasıl duygular hissedeceği ve bunun nesillerde nasıl bir birikim oluşturacağı da dikkate alınmalıdır. Bunun gibi uygulamalar hakkında Ali Fuat Paşa (Cebesoy) Mecliste “Ayaklanmalar, gerici eylemler yok edilmeli, ayaklanmacılar ve gericiler cezalandırılmalıdır. Buna şüphe yoktur. Ancak milletin doğal haklarını ve özgürlüğünü kısıtlayacak baskı yöntemlerine idare mekanizmasında yer verilmemesini rica ediyorum.” diyerek uyarıda bulunmuştur.[2] Muhtemeldir ki, Türkleştirme amaçlı çok sıkı bir politika uygulanarak, bu meselenin çok uzun olmayan bir sürede, belki 10-15 yılda halledilebileceği düşünülmüştür.

Mecburi iskâna tabi tutulmuş olanların çoğu 1947 yılından itibaren eski yerlerine dönmüşlerdir. 1960 ihtilalinde doğu ve güneydoğu illerinden 485 Kürt ağa, şeyh ve aydın kendilerine karşı herhangi bir suçlama yöneltilmeksizin gözaltına alınarak Sivas’ta bir kampta toplanmış, bir süre sonra bunların bir kısmı serbest bırakılmış ve 55 kişi 1963 yılına kadar Türkiye’nin değişik illerinde mecburi ikamete tabi tutulmuştur.[3] 1980 askeri darbe döneminde cezaevlerinde yapılan işkenceler artık herkesçe bilinen bir konudur. Bu işkencelere maruz kalan ülkücüler, yapılanları anlatmanın devlet aleyhine olacağı kanaatiyle susmuşlar,  devrimciler bunu edebiyat ve sinemaya aktarmışlar, Kürtler ise dağa çıkarak PKK’ya katılmışlardır. Bu dönemde Türkçe`den Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında 2932 sayılı Kanun ile Kürtçe olan yazılı ve sözlü yayınlar yasaklanmış ve bu yasak 1983-1991 yılları arasında yürürlükte kalmıştır.

Şeyh Sait İsyanından itibaren ortaya konulan politikaların bazı yönlerindeki yanlışlıklarının ve uygulamaların doğurduğu rahatsızlıkların yıllar içinde oluşturduğu birikimin, 1980 askeri müdahalesinin yoğun baskıcı uygulamalarına ve bu arada Kürtçe’nin kanunla yasaklanmasına duyulan tepkilerle birleşmesi, bölgede dış güçler tarafından istismar edilebilecek bir zemin oluşmasına ve baskılardan kurtulmak için “kendi ulus devletini kurma” fikrinin -sınırlı da olsa- taraftar bulmasına sebep olmuştur. Bölgedeki takriben kırk beş yıllık sessizlikten sonra ortaya çıkan PKK terör hareketi, zamanla halkta kısmi taraftar oluşturan etnik bilince dayalı ve geniş etkili ilk faaliyettir. Bu harekete kadarki etnik bilince dayalı faaliyetler, daha ziyade küçük grupların fikri ve dernek faaliyetleri halinde kalmış, halkta taraftar bulamamıştır.

Doğu ve Güneydoğu bölgemizdeki sorunun kökeninde burada Kürtlerin çoğunluk olarak yaşıyor olmasından ziyade, tarihten gelen alışkanlıkla devlet otoritesini kabul etmek istemeyen, kendi alanındaki otoritesini şıh ve seyit gibi dini çağrışımlı unvanlardan da faydalanarak güçlü tutmaya çalışan ve toprak mülkiyetine büyük oranda sahip olan ağalar (derebeyleri) ile aşiret reislerinin varlığı bulunmaktadır. Nitekim bu tür yapılar içinde olmayan diğer etnik gruplarda bütünleşme sorunu çıkmamıştır. Ancak meselenin üzerine bu yönüyle yeterince gidilmemiş, esas politika, isyan çıktıkça bastırıp, isyanla ilgili görülen veya ilgili olması muhtemel olan bazı aileleri başka bölgelere göç ettirmek olmuştur. Hâlbuki devlet otoritesinin 1938’de kurulmasını müteakip toprak reformu yapılarak tüm köylülerin toprak sahibi yapılması ile marabalıktan kurtarılması ve ağalara da toprakların uygun bedeli ödenip, halk üzerindeki otoritelerini kullanmalarını engellemek için başka bölgeye göç ettirilerek orada makul miktarda toprak verilmesi ile, bir yandan ağalar sıradanlaştırılıp etkisizleştirilirken, diğer yandan da halk kazanılmış olur ve sorun büyük oranda çözülürdü. Ancak iktidarlar, sorunu çözmek yerine, ağalar ve aşiret reisleri ile işbirliği yaparak onları milletvekili yapmayı ve Osmanlıda olduğu gibi asayişi bunların otoritelerinden faydalanarak sağlamayı tercih etmişlerdir.

“Şark Meselesi”nin kökeninde özellikle feodal yapı bulunmakla birlikte, terörle mücadele etmenin yanısıra, ortaya çıkan ve yıllardır süregelen problemlerin artması ile girilen çıkmazın nasıl çözümlenebileceği ve buna bağlı olarak da bütünleşme amacıyla uygulanan yöntemlerin doğruluğu hakkında düşünülmesi zaruri bulunmaktadır. Girilen çıkmazın önemli sebepleri, Türk, ulus devlet ve milliyetçilik kavramlarından ne anladığımızdır.

 

Mevcut Durumun Değerlendirmesi

Bir yandan otuz yıllık terör ve bununla yapılan mücadele, diğer yandan da kendisini Türk hissetmeyen vatandaşlarımızı Türklükten ve Devletten uzaklaştırıcı yaklaşımlar ve uygulamalar ile Türkiye bugünlere gelmiştir.

Bu terör sürecinin yol açtığı, Türkiye açısından olumsuz ve olumlu sonuçlar bulunmaktadır. Olumsuz neticeler; verdiğimiz binlerce şehit, onbinlerce vatandaşımızın ölümü, yüz milyarlarca dolar ekonomik kayıp, yaygın güvensizlik ve tedirginlik duygusu, demokrasiye aykırı olarak ordunun siyaset üzerinde etkin olmasına uygun zemin oluşması, bir kısım vatandaşımızda devlete karşı olumsuz duyguların güçlenmesi ve tarihten gelen farklılıklarla birlikte yaşama kültürümüzün zayıflamasıdır. Olumlu neticeler ise, Kürtlerin büyük bir kısmının yaşayageldikleri bölgeden ayrılarak gelişmiş bölgelerimize dağılması ve buralarda sancılı olsa da hızlı bir entegrasyon yaşanması, bölgedeki feodal yapının büyük oranda kırılması, ordumuzun sürekli dinamik kalması ve Kuzey Irak üzerinde kısmi etkinlik kazanılmasıdır.

Bu dönem zarfında bir yandan Kürtlük bilinci oluşurken, diğer yandan da tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı ve yaygın bir şekilde entegrasyon gerçekleşti. Tahmini bir hesapla Türkiye'de yaşayan Kürt nüfusun yaklaşık % 60'ı Batı illerine yerleşti. Ticari, sosyal, kültürel ve ailevi ilişkiler arttığından siyasi ve sosyal entegrasyon hızlandı.[4]

Bu çerçevede, bırakın Kürtlerin bağımsızlaşmasını, Türkiye’de federasyon oluşturmasının dahi bütünsel etnik zemini kalmamıştır. Öte yandan, feodal beylerin zayıflaması, Kürt burjuvazisinin ise batıdaki büyük şehirlerde yaşaması ve Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısıyla bütünleşmiş olması, Kürtlerin Türkiye’den ayrılarak devletleşmesini imkânsız hale getirmiştir.

Geldiğimiz noktada; acilen üzerinde durulması ve anlaşılması gereken üç husus vardır. Bunlardan birincisi, toplumumuzu bir arada tutmanın yolu olarak yıllardır uygulanmakta olan, tüm vatandaşlarımıza kanun zoruyla “Türküm” dedirtme politikasının doğru olmadığıdır. İkincisi, birlikte yaşamanın mümkün olmayacağını ve özerkliği veya ayrılmayı düşünenlerin, ayrılmanın etnik temelli olması gerekeceğini ve Kürtlerin çoğunun artık batı bölgelerimizde yaşamakta olduğu da göz önüne alındığında, etkilerinin bir bölgeyle sınırlı kalamayacağını da düşünmeleri ve bunun tüm yansımaları ile kendileri için ortaya çıkaracağı olumsuz sonuçlarını hesaba katmaları gerektiğidir. Üçüncüsü de, bin yıldır bir arada yaşayan, tarihi, kültürü, etnisitesi, ekonomisi, dili,  gelenek-görenekleriyle ve son yıllarda yaşama alanları ile de iç içe geçmiş toplumlarımızın etnik temelli bir ayrıştırmaya tabi tutulmalarının imkânsızlığı ve taraflar için çok zararlı sonuçlar doğuracağıdır.

Bu üç hususun anlaşılması ile beraberlik ruhunu oluşturmanın gerekleri göz önünde bulundurularak, huzurla birlikte yaşamanın çözümü üretilmelidir. Çözüm üretmek öncelikle ve özellikle güçlü ve kuralları belirlemede inisiyatif sahibi olanların, başka bir deyişle devlet yapısının üzerine düşen bir görevdir. Milliyetçi olmak, ülkesi ve milleti için kaygısı olmaksa, “milliyetçiyim” diyen herkese de bu konuda görev ve sorumluluk düşmektedir. Esasen bu konuda çözümün toplumsal ve siyasi anahtarı milliyetçilerin elinde bulunmaktadır. Milliyetçilerin olumlu yaklaşmayacağı politikaların yürürlüğe konulması ve uygulanabilmesi pek mümkün görünmemektedir. Çözümlerin hayata geçirilmemesi de ülkemiz açısından çok olumsuz, hatta bütünlüğünü tehlikeye düşürebilecek gelişmelere gebe olduğundan, bu süreçte milliyetçiler çok büyük bir sorumluluk taşımaktadırlar.

Çözümün özü Türk’ün nizamı olan Adalet Devletinin oluşturulmasıdır. Yapılması gereken, üniter devlet yapısı içinde bütün etnik, dinî ve kültürel değerlere gerçekten saygılı ve bunu bir zenginlik olarak kabul eden; bireysel hakları koruyan “adaletle hükmedecek” bir yönetim anlayışının uygulamaya konulmasıdır. Tabii ki adalet, yalnızca bir bölgenin veya etnik grubun değil tüm vatandaşların talebi ve hakkıdır. Türkiye’de yaşayan tüm vatandaşlarımızda, önce “İyi ki bu devletin vatandaşıyım.” duygusunu uyandırmadan, onların gönülleriyle bütünlük duygusuna sahip olmalarını sağlamak mümkün değildir. Bu olumlu duyguları ve beraber yaşama arzusunu uyandıracak hukuki, fiilî ve psikolojik ortamın oluşturulması lazımdır. Bunların yapılması gereği, terör örgütünün talepleri ile ilgili görülmemeli, uygulanacak politikalar yapılacak pazarlıklar ile belirlenmemeli, yapılması gerekenler, adalet devletinin gereği olarak düşünülüp yürürlüğe konulmalıdır. Devletimizin bu konuda vazgeçemeyeceği temel nitelikler ise, üniter yapısı ile resmi ve esas eğitim dilinin Türkçe olmasıdır.  

Ülkede yaşanan ekonomik problemlerin ve bazı bölgelerin geri kalmışlığının, sadece herhangi bir etnik grubun sıkıntısı olmadığı dikkate alındığında, Kürtlerin problem algısının yoğunlukla ekonomik nitelikli olmadığı anlaşılacaktır. Bugüne kadar yürütülen politikaların bazı yönleri ile uygulamalarındaki yanlışlıklar ve yapılan propagandaların etkisiyle Kürt asıllı vatandaşlarımızın önemli bir kısmında Devlete karşı olumsuz duygu birikimi ve güvensizlik ile “zihinsel gard” oluşmuştur. Günümüzde Kürtlerin sorunu ekonomik veya siyasi olmaktan ziyade psikolojiktir ve aşağılanmışlık duygusundan kaynaklanmaktadır. Aşağılanmışlığın gerçek olup olmadığı önemli değildir; önemli olan böyle hissediliyor olmasıdır. Terör örgütü de bu duygu ortamından beslenmekte, halk desteğini ve elemanlarını bu zeminden temin etmektedir.

Bu olumsuz duyguların hissedilme derecelerine göre Kürtlerin birkaç grupta incelenmesi mümkündür. Birinci grubun, dağa çıkıp terör örgütüne katılacak ve canı pahasına silahlı mücadeleye girecek kadar nefret duyguları ile dolu olduğu, ikinci grubun, dağa çıkacak kadar olmasa da terör örgütünü gönülden desteklediği ve aktif destek sağladığı, üçüncü grubun örgüte sempati duyduğu, dördüncü grubun nötr olduğu ve beşinci grubun da terör örgütünden nefret ettiği tahmin edilebilir. Kanaatimizce, Kürtlerin önemli bir kısmı üçüncü grupta, ama çoğunluğu dördüncü ve beşinci grupta bulunmaktadır.

PKK’nın gelir kaynakları kurutulamazsa terörün bitmesi mümkün olmayacak, belki on yıllarca daha sürecektir. Ancak, Kürt vatandaşlarımızın istismar edilebilir olmaktan kurtarılması gerekmektedir. Meselenin bu iki yönüne bağlı olarak, çözümünün de iki yönü bulunmaktadır. Bir yandan teröristle kararlı ve proaktif mücadeleye devam edilmesi, diğer yandan da aşağılanmışlık duygularını ortadan kaldırıp devlete güvenini sağlayarak, zihinsel gardlarının indirilmesi, terör örgütünün varlığını ve faaliyetlerini onların gözünde anlamsızlaştırıp, örgüte sevgi ve sempati duygularının ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak uygulamalar gerekmektedir.

Bu olumsuz psikolojik ortamın ortadan kaldırılması yönündeki çalışmaların, ortamdan beslenenlerin ve en başta terör örgütünün işine gelmeyeceği, bunların çözüm politikalarına ellerinden gelen her türlü yöntemle karşı duracakları da dikkate alınmalıdır. Çözüm politikalarının uygulanma sürecinde zaman zaman terörün, karakol ve yol baskınlarının ve patlayan bombaların artması kaçınılmazdır. Bunun üzerine, “terörün bu kadar yoğun yaşandığı bir dönemden geçerken çözüm olamayacağı, çözüm politikalarının teröre taviz vermek olduğu, bu uygulamaların daha çok terör ve yeni talepler konusunda davet edici olacağı” tarzında itirazların yükselmesi, tam da terörü yönetenlerin oluşmasını istedikleri tepkilerdir. Bu nedenlerle, hem teröristlerle mücadelede, hem de Kürtlerin kazanılmasına yönelik uygulamalarda kararlılık gösterilmeli ve ortaya çıkan tepkilere rağmen sürdürülmelidir.

Öte yandan, yaşanan terör olayları sebebiyle, Kürtlerin psikolojisi kadar Türklerin psikolojisinin de bir problem haline dönüştüğü mutlaka dikkate alınmalı, çözüm politikalarının iyi niyeti ile doğuracağı güzel neticelerinin herkes tarafından anlaşılmasını sağlama yönünde yoğun çaba gösterilmelidir.

 

Çözüm: Türkiye’de Beraberlik Ruhunu Yeniden Oluşturmak

Son yıllarda beraberlik duygusunu güçlendirecek bazı adımlar atılmış olmakla birlikte alınması gereken daha çok yol bulunmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye’de beraberlik ruhunun yeniden oluşturulabilmesi için yapılması gerekenler kanaatimizce şunlardır:

A.     Devlet Tarafından Yapılması Gerekenler:

1.    Terörle aktif mücadele: Terörle mücadeleye, nitelikli personelle kesintisiz ve etkin biçimde devam edilmelidir. Bu konuda proaktif bir yaklaşımla inisiyatif ele alınarak, güvenlik güçlerimizin harekete geçmesi için terörist saldırılar beklenmemeli ve teröristler, saldırmalarına fırsat verilmeden etkisiz hale getirilmelidir. 

2.    Güvenlik, adalet ve eğitimi hakim kılma: Ülkemizin tamamında devlet otoritesinin hâkimiyeti kurularak vatandaş güvenliğinin tam olarak sağlanması yanında, adli mekanizmanın sağlıklı ve hızlı işlemesine ve okullaşmaya en ön sırada önem verilmelidir.

3.    Milli bilincin geliştirilmesi: Kültür ve Turizm Bakanlığı, “Müzeler ve Tiyatrolar Bakanlığı” olmaktan kurtarılmalı, Türkiye’de ortak milli kültürün ve bilincin geliştirilmesine yönelik çabalara da ağırlık verilmelidir. Milli bilinç, vatan sevgisi ile ortak kültür değerleri üzerine oturtulmalıdır.

4.    Feodal yapının tasfiyesi:  Toprak reformu yapılarak tüm köylülerin toprak sahibi yapılması ile marabalıktan kurtarılarak yurttaş olmaya adım atması sağlanmalıdır. Ağalara da toprakların uygun bedeli ödenmeli ve büyük şehirlere göçleri teşvik edilmelidir. Böylece, bir yandan ağalar sıradanlaştırılarak etkisizleştirilmiş ve halk üzerindeki otoritelerini olumsuz şekilde kullanmaları engellenmiş, diğer yandan da halk, adaletin tesisi ve daha iyi imkânlara kavuşturulmalarıyla kazanılmış olacaktır.

5.    Nevruzun bayram ilan edilmesi: Türk Dünyasında tantanalı biçimde kutlanmakta olan ve Kürtlerce de kendilerine özel zannıyla sahip çıkılan Nevruz Bayramı milli bayram ilan edilmeli, tüm Türkiye’de geniş katılımla kutlanması ve sarı-kırmızı-yeşil renklerin milli renkler olarak kullanılması sağlanmalıdır.

6.    Nitelikli kamu personeli istihdamı: Doğu bölgesi, yeni başlayan acemi memurların ya da bir üst unvanın sınavını kazanan idarecilerin mecburen gittikleri “ilk atama yeri” konumundan çıkarılmalı, nitelikli personelin çalışacağı yeni bir sistem yürürlüğe konulmalıdır.

7.    Kentsel dönüşüm projeleri uygulanması: İstanbul, İzmir, Adana, Mersin gibi şehirlerde “kentsel dönüşüm projeleri” uygulanarak, bu yolla nüfus karışımı ve entegrasyon hızlandırılmalıdır.

8.    Türkçe’nin bilimsel teknikle öğretilmesi:  İlköğretim öğretmeni yetiştiren kurumların müfredatına, “Türkçe Öğretme Tekniği” konusunda ders konulmalı, böylece yetişecek öğretmenlerin hiç Türkçe bilmeyenlere Türkçeyi bilimsel yöntemlerle nasıl öğreteceğini öğrenmesi sağlanmalı ve mevcut öğretmenlerden doğuya gidecek olanlar da bu konuda kurstan geçirilmelidir. 

9.    Doğuya gidecek memura Kürtçe öğretilmesi: Öğretmen, imam, polis gibi halkla doğrudan ve yoğun teması olan memurlardan Doğuya gönderileceklere birkaç aylık kurslarla bir miktar Kürtçe öğretilmeli ve bunların halkla temasında az da olsa yerel dili kullanmalarıyla, memurun şahsında Devlete sempati duyulmasına katkı sağlanmalıdır.

10.     Yerel dilleri Türkçe’ye yakınlaştırma çalışmaları yapılması:

a.    Yakınlıkların tespiti ve çoğaltılması: Türkçe ve Kürtçe’nin ortak kelimeleri tespit edilerek bunların yaygınlaştırılmasına gayret edilmelidir. Bu tespitte, Türkçe’nin bütün lehçeleri ile Osmanlıca da dikkate alınmalı, böylece dildeki ortak kavramlar çoğaltılmalı ve daha fazla yakınlaşma sağlanmalıdır.

b.    Ortak alfabe kullanılması: Türkçe ve Kürtçe’nin ortak bir alfabe ile yazılması sağlanmalıdır. Mevcut farklılık, aslında Türkçe ve Kürtçede ortak ve anlaşılabilir olan kelimelerin farklıymış gibi algılanmasına sebep olmaktadır. (Örnek:  dax: dağ;   dawet: düğün, davet; dexl: tahıl; êl: aşiret, kabile, taife; êm: yem; êrîş: hücum; eware: avare; gawir: gâvur; qawin: kavun; qebûl: kabul; qedîfe: kadife; qehwe: kahve.)[5] Alfabemize w, x (gırtlaktan h) ve q (boğazdan g) harflerinin ilave edilmeli, bu uygulamanın diğer Türk devletleriyle aramızda var olan farklı alfabe problemini de çözeceği dikkate alınmalıdır. Böylece ortak kelimelerin daha iyi anlaşılmasına ve dillerin yakınlaşmasına katkı sağlanacaktır.

c.    Radyo yayınları yapılması: Devlet tarafından sadece Kürtçe tv yayını değil, ayrıca, bir yandan Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de dinlenebilen Osmanlıca kelimelerin ağırlıklı olduğu Türkçe ile güçlü radyo yayınları, diğer yandan da Türkçe ve Osmanlıca kelimelere yer verilen Kırmançca ve Zazaca bölgesel radyo yayınları yapılmalıdır. Bu yayınlarda Türkiye ile kültür bütünlüğünü ve beraberlik ruhunu geliştirici içeriğin yanında, Türk Dünyasındaki Genel Türkçe ile ortak kelimelerin kullanımına da özen gösterilmeli ve zamanla bunların aşama aşama çoğaltılması politikası izlenmelidir.

11.     Dini inançlara saygılı laikliğe özen gösterilmesi: Devletin laik yapısının hassasiyetle korunmasının yanı sıra, laik devlet olmanın gereği olarak, vatandaşların dinî inançlarına ve bunu yaşama biçimlerine saygılı olunmalı ve bireysel inanç ve yaşam biçimlerini laikleştirme politikaları yürütülmemeli, toplumu bütünleştiren milli kültür ile toplumsal değerler sisteminin önemli unsurlarından birinin de dinî inanışlar olduğu her zaman dikkate alınmalıdır.

12.     Başkanlık sistemine ve iki turlu seçim usulüne geçilmesi: Devletin üniter yapısının devam ettiği, iki turlu seçim usulünün uygulandığı ve hükümetin meclis dışından oluşturulduğu başkanlık sistemine geçilmelidir. Millet meclisi de dar bölge, iki turlu çoğunluk sitemiyle seçilmeli; oluşturulacak bölgelerde seçmen sayılarının dengeli olması sağlanarak, bazı illerinin seçmen sayısına oranla daha fazla milletvekili ile temsil edilmesi neticesini doğurmakta olan şimdiki dengesizlik giderilmeli, milletvekili adayları partilerin kayıtlı üyelerinin oy kullandığı ön seçimle belirlenmeli ve seçim barajı da kaldırılmalıdır. Öte yandan, yeni sistemde yasamanın yürütme üzerinde denetimini sağlayıcı mekanizmalar da oluşturulmalıdır. Bunların uygulanmasıyla, bir yandan çoğunluğun oyunu almış başkanın idaresinde istikrarlı bir hükümet, diğer yandan da yasama ile yürütme erklerinin ayrılması ve temsilde adalet sağlanmış olacaktır.  

Belediye başkanı seçimlerinde de iki turlu çoğunluk sistemi uygulanmalı, belediye başkanı adayları da partilerin kayıtlı üyelerinin ön seçimiyle belirlenmelidir

13.     Vatandaşlık tanımının düzenlenmesi: Tüm vatandaşlarımıza kanun zoruyla “Türküm” dedirtme politikası terk edilmeli, insanımızın bireysel etnik hissini hukuki zorlama olmaksızın serbestçe ifade edebileceği rahatlık ortamı sağlanmalıdır. Bu amaçla, Anayasanın 66. maddesindeki “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” ifadesinin, 1924 Anayasasındaki ifade de dikkate alınarak “Türkiye Cumhuriyeti’nin uyruğunda bulunanlara, farklılıklar günlük hayatta ifade edilebilir olmakla birlikte, vatandaşlık bakımından ‘Türk’ denilir.” veya “Türkiye Cumhuriyeti’nin uyruğunda bulunanlara vatandaşlık bakımından ‘Türk’ denilir. Vatandaşlar, farklılıklarını günlük hayatta ifade edilebilirler.” şeklinde değiştirilmesi uygun olacaktır. Hatta bu hükmün tamamen kaldırılması da düşünülebilir.

B.     Vatandaşlarımız (Özellikle Türk Milliyetçileri) Tarafından Yapılması Gerekenler:

1.    Kürtleri seviniz. Diğer vatandaşlarımızı nasıl seviyorsanız, Kürtleri de öyle seviniz. Hele de Kürtlerin Türk asıllı olduğuna inanıyorsanız, Kırgızları, Yakutları, Kazakları sevdiğiniz gibi seviniz. “Benim devletime, milletime saldıranları sevemem.” diyorsanız, tabii ki haklısınız ve zaten söylemeye çalıştığımız herhalde teröristleri sevmek olamaz. Siz saldırmayanları seviniz. Bu sevgi, vatanın ve milletin bütünlüğüne hizmet etmenin en önemli gereklerinden biridir. “Bunca olanlardan sonra içimden gelmiyor, sevemem.” diye düşünüyorsanız, duygusal olarak değil, eylem olarak sevmenin gereklerini yapınız.  Çünkü “sevmek bir eylemdir. Duygu olarak sevgi, sevme eyleminin bir ürünüdür. Reaktif (tepkisel-dışitimli) insanlar bunu bir duyguya dönüştürür. Onları duyguları yönetir. Duygularımız eylemlerimizi denetliyorsa, bunun nedeni sorumluluklarımızdan vazgeçmemiz ve duygularımıza bu yetkiyi vermemizdir. Proaktif (içitimli-inisiyatif sahibi) insanlar sevgiyi bir eyleme dönüştürür. Sevgi, sevme eylemleriyle harekete geçen bir değerdir. Proaktif insanlar, değerlerini duygularının önüne geçirir. Duygu olarak sevgi yeniden yakalanabilir, hissedilebilir.”[6]

            Onlarla bir arada yaşamanın, komşu ve akraba olmanın, onlardan alış veriş etmenin ve sokakta birinin Kürtçe konuşmasının sizde duygusal tepkiler oluşturmasına izin vermeyiniz. Onlarla arkadaş olunuz. Onların “Türküm” demesini beklemeyiniz, hiç kimsenin Türklüğünü, Kürtlüğünü veya başka bir milliyet hissini sorgulamayınız ve insanlarla milliyetleri konusunda tartışmayınız. Türk olmamanın bir suç olmadığını, tartışarak, sorgulayarak veya suçlayarak hiç kimsenin milliyet hissini değiştiremeyeceğinizi, bunun ancak huzurlu bir ortamda uzun süre birlikte olmakla mümkün olabileceğini her zaman dikkatinizde tutunuz.

            Herhangi bir etnik gruptan olmayı üstünlük veya alçaklık unsuru olarak görmeyiniz ve ileri sürmeyiniz. Kişiler hakkındaki değerlendirmeleriniz, onların dürüstlük, çalışkanlık, samimiyet, sevgi, saygı ve yaptığı işin kalitesi gibi insan olmanın ilkelerine uyma dereceleri ile bağlantılı olsun. İnsanların bu ilkelere bağlılığının, iyiliğinin ve kötülüğünün etnik kökenleriyle bir ilgisi olmadığını her zaman hatırlayınız. Yaşanan olaylarla ilgili olarak, olayla ilgisi olmayanları, yapanın akrabası bile olsa suçlu saymayınız. Genellemelerden kaçınınız. Suçun şahsiliği ve masumiyet prensiplerine düşünce dünyanızda da uyunuz ve suçu sabit olmayan hiç kimseyi zihnen de olsa suçlu görmeyiniz.

            Zorlayarak, suçlayarak, huzursuz ederek hiç kimseyi kazamayacağınızı her zaman aklınızda tutunuz.

            Türkiye’deki birlik, beraberlik ve bütünlüğün sizin şahsi davranışınızla çok yakından ilgili olduğunu, bunları isteyenlerin,  yukarıda belirttiğimiz yaklaşım ve anlayış içinde olması gerektiğini, aksine davranışların ise tam da Türkiye’yi bölmek ve zayıflatmak isteyenlerin arzuladıkları neticelerin doğmasına yarayacağını biliniz.

2.    Kürtçe öğretmeni olunuz. Kendilerini Atatürkçü, Türkçü, ülkücü, milliyetçi, ulusalcı, vatansever olarak niteleyenlerin özellikle Kürtçe öğretmeni olmaya yönelmeleri, ülkenin ve milletin bütünlüğü konusunda hassasiyetlerini dillendiren sivil toplum örgütlerinin de gençlerin buna yönelmesini teşvik etmesi yerinde olacaktır. Bu öğretmenler, Kürtçe öğretme yanında, hassas oldukları ve savunusunu yaptıkları ortak milli kültür eğitimine katkı yapma imkânını da bulmuş olurlar.

3.    Yukarıda belirtilen ve Devlet tarafından uygulanması gereken politikalara samimi destek olunuz.

 

Sonuç

Türkiye’yi sevenlerin, bunun gerektirdiği sorumlu davranışları göstermeleri lazımdır. Bu sorumluluk, Türkiye’nin mevcut sosyal yapısının gerçeklerini göz önüne alarak beraberlik ruhunu geliştirmek ve bunun için akılcı ve bilimsel yollar izlemektir.

Birlikte yaşanılan farklı etnik grupların gönüllü beraberliğini sağlayabilme ve ayrılma eğilimleri ile mücadele sürecini de en az baskı ile yöneterek beraberliği sürdürmek, cesaret, akıl ve beceri gerektirir. Farklı etnik gruplara en çok baskı yapma fikrinde olanların “en milliyetçiler” olduğunu düşünmek temel bir yanılgı olup; bu tür yaklaşımların, oluşturduğu tepkiler sebebiyle toplumun bütünleşme sürecini sabote ettiği görülmelidir. Bu anlamda en iyi milliyetçilik, vatandaşlarda bütünlük duygusunu zorla değil, insan psikolojisine ve adalet duygusuna uygun yöntemlerle oluşturmak, devlete isyan edenlerle de en sert şekilde mücadele etmektir.

 

 

[1] Prof. Dr. Ahmed AKGÜNDÜZ, Yavuz Sultan Selim ve Kürtler (http://www.osmanli.org.tr/bilinmeyenosmanli-1-139.html)

[2] Altan Tan, Kürt Sorunu, Timaş Yayınları, 2009, s. 243 (Uğur Mumcu, Kürt İslam Ayaklanması, s. 86’ya atfen)

[3] Altan Tan, Kürt Sorunu, Timaş Yayınları, 2009, s. 339

[4] Altan Tan, Kürt Sorunu, Timaş Yayınları, 2009, s. 376

[5] Kürtçe-Türkçe Sözlük (http://www.textara.com/turkce-kurtce-sozluk)

[6] Stephen R. COVEY, Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı, Varlık Yayınları, Sayı 706, 21. Basım, Aralık 2003, s.79

 

SıraBaşlık

İstatistikler
Yazarlar
Halil KURUMAHMUT
LİBYA GERÇEĞİ....
Prof.Dr.Fethi GEDİKLİ
ZÜHDΒNİN ŞEYHİNE YAKTIĞI AĞIT
Kürşat ÖZTÜRK
Türk Dünyası
Milli Hür Düşünce
Yakın Tarihimizde Millet Kavramının Değiştirilmesi
Hava Durumu
Piyasalar
Altın
© Copyright 2016 Halil KURUMAHMUT - Tüm hakları saklıdır.