Menüler
Anket
Bizi nereden duydunuz?
Maç Sonuçları
Büyük Milletin Milliyetçiliği Nasıl Olur ? - Türk Birliği

Büyük Milletin Milliyetçiliği Nasıl Olur ?

BÜYÜK MİLLETİN MİLLİYETÇİLİĞİ NASIL OLUR?

Millet ve Milliyetçilik

Devlet, tabiiyetinde bulunan insanların güvenlik, huzur ve refahını sağlamak zorundadır. Varoluşunu devam ettirebilmesi, halkın bu konulardaki beklentilerini zamanın şartlarına göre karşılayabilmesine bağlıdır. Bunu ancak güçlü olan ve gücünü de bu hizmetleri vermek için kullanan devletler sağlayabilir. Bir devletin güçlü olmasının ana unsurlarından biri de vatandaşlarının beraberlik duygusu içinde olmasıdır. Devletler, bu duyguyu oluşturmak ve geliştirmek için, tabiiyetinde bulunan insanların kültür özelliklerini gözeterek, strateji ve politikalar geliştirir ve uygularlar. 1800’lü yıllara kadar beraberlik duygusunun oluşturulması için kullanılan en önemli araçlar, hanedana bağlılık ve din olmuştur. Günümüzde, dini anlayışlar sosyal alanda önemini korumakla birlikte, devletin bütünlüğü ve güçlülüğü için vatan ve vatandaşlık kavramları ile bunlara dayanan duygular da önemli hale gelmiştir. Beraberlik duygusu taşıyan insanlar kültürleri itibariyle önceleri kısmi benzerlikler gösterirlerken, zamanla büyük oranda benzeşirler, mahallilikleri bütünlüğün renginin tonları haline dönüşür. Gerek olağan tarihi süreçte oluşan, gerekse uygulanan bilinçli politikalarla oluşturulan beraberlik duygusu ve kültür benzeşmesi, insan topluluklarını millet yapar. Bireylerin millet olma duygusunu önemsemesi ile milletinin bugünkü ve gelecekteki çıkarlarını gözetmesi de milliyetçiliktir ve kendini bir milletin ferdi olarak hissetmenin tabii bir neticesidir.

Milliyetçilik, milletlerin tarihi birikimlerine, yaşadıkları olayların etkileri ile oluşan psikolojilerine ve liderlerinin yönlendirmelerine göre farklı biçimlerde ortaya çıkabilmektedir. Dünyada esas olarak iki tür milliyetçilik vardır: İçinde bulunan farklı unsurları düşman ve tehdit unsuru olarak gören ve bu nedenle onlar karşısında tedirgin, öteleyici ve baskıcı bir tutum alan bireyler ve milletler “küçük millet milliyetçiliği” yaparlar. Bu sert ve dar bakışlı milliyetçiliktir. Sırbistan, Ermenistan, Gürcistan ve İsrail gibi ülkeler bunun örneğidir. Büyüklüğünün bilincinde olan ve kendine güven duygusu taşıyan milletler ise içlerindeki az sayılı halkları düşman olarak görmezler, tedirgin olmazlar, onların günlük hayatlarına, dillerine ve dinlerine baskı yapmazlar ve adaletle davranırlar. Bu adaletli düzene rağmen devletin düzenini bozmaya kalkanları ve başkaldıranları ise kararlılıkla etkisiz hale getirirler. Bu da sakin ve geniş bakışlı “büyük millet milliyetçiliği”dir. Bu yaklaşım, farklı unsurların büyük çoğunluğunda birlikte yaşama isteği ve ülke milliyetçiliği doğurur. Büyük milletler, bu yaklaşım tarzlarıyla başka milletleri idare edebilme yeteneğine ve niteliğine sahip olmuşlardır.

Türkler dünyanın büyük milletlerinden biridir ve tarih boyunca diğer milletleri idare etmenin kendilerine has bir modelini geliştirmişler, bunun son uygulamasını da Osmanlı döneminde göstermişlerdir. Ancak Osmanlının son döneminde yaşanan travmalar, başka milletleri idare etmemizi sağlayan psikolojimizin ve yeteneğimizin çok zayıflaması sonucunu doğurmuştur.

 

Travmadan Doğan Türk Milliyetçiliği

Türk milli kimliği sürekli bir var olma-yok olma psikozu içinde oluşmuştur. Dağılan bir imparatorluğun üyelerinin ruh, düşünce ve eylem dünyalarını belirleyen esas olarak bu atmosferdir. Vatanın elden gittiği ve kurtarılması gerektiği bir fikri sabit halinde zihinlerimize yerleşmiştir. Bu tür bir ruh halinin oluşmasının doğal bir sonucu da, bu kötü gidişe yol açan sebeplerle kişi ve çevrelerin üzerine düşünmektir. Osmanlının dağılması ve Cumhuriyetin kurulması zihinlerinde derin bir biçimde yer etmiş bu toplumun üyeleri olarak, sağcısı ve solcusu ile emperyalist dış güçler ve yerli işbirlikçilerinin bugünkü durumumuzun ana sorumluları oldukları konusunda anlaşırız. Etnik gruplara karşı oluşmuş bu kuşkucu ve düşmanca tavrı sağ ve sol tüm fikir dünyamızda bulmak mümkündür. Kendisinin parçalanmasını ve dağılmasını isteyen, egemenliği altındaki Hıristiyan halklardan ve emperyalist devletlerden oluşan geniş bir koalisyonla uğraşmak zorunda kalmak önce Osmanlılarda, sonra Cumhuriyet Türkiyesinde güçlü bir yalnızlık psikozunun oluşmasına yol açmıştır. “Çevremizin bizi parçalamak ve yok etmek isteyen düşmanlarla çevrildiği, düşmanların ortasında yalnız ve tek başına kaldığımız” fikri zihinlerde o denli yer etmiştir ki, her türlü ulusal demokratik talep, bu yalnızlık psikolojisinin etkisiyle, varlığımızı yok etmeye yönelik tehdit olarak görülmüştür. Bunun sonucu olarak, azınlık gruplarının demokratik taleplerinin üstüne “var olma ya da yok olma” savaşı yürütmek zihniyeti ile gidilmiştir. Özetle söylemek gerekirse, Türk milli kimliğinin oluşum sürecinde, “çevremizin kötülüğümüzü isteyen dış düşmanlarla çevrildiği, içerde bunların uzantısı bazı azınlıkların olduğu, azınlıkların kendi haklı taleplerini savunur görünerek aslında emperyalizme hizmet ettikleri, bize sürekli haksızlık edildiği ve sevilmediğimiz” türünden düşünceler derin bir rol oynamışlardır. Bu ruh halinin doğal sonucu olarak, güçlü dış düşmanlara ve onlara hizmet eden veya her an onlarla işbirliği yapabilecek iç düşmanlara karşı “varlığımızı korumak, bağımsızlığımızı savunmak” fikri bizi hareket ettiren ana değerler olmuşlardır. Dışarıdan, özellikle Avrupa’dan gelen her şeye kuşkuyla bakmak, altında mutlaka bizim aleyhimize planlanmış bir tezgâh aramak ve potansiyel tehlike olduğunu düşündüğümüz içerdeki farklılıkları bir yandan yok sayarken, diğer yandan da yok etmeye çalışmak bu ruh halinin doğal sonucudur.[1]

 

Teyakkuz Milliyetçiliğinden İhtiyatlı Milliyetçiliğe

“Kendini sürekli olarak tehlikede hissetme, devamlı alarm halinde bulunma ve can havliyle hareket etme” olarak tanımlanabilecek bu ruh hali, kurtuluş ve kuruluş dönemlerimizde enerji üretme işlevi görmesi yönüyle çok faydalı olmuştur. Ancak bir bünyenin devamlı bu ruh halinde yaşaması sağlıksız durumlara sebep olur. “Güvende olma” duygusu, gerçekliklerle ilgili olduğu kadar, aynı zamanda bir algı sorunudur. Tehlike unsuru sayılanların gerçekten de tehlike olup olmadığının sağlıklı ve sakin bir zihinle değerlendirilebilmesi gerekir. Bireyler, milletler ve devletler için güvenlik ihtiyacı her zaman mevcut olmakla birlikte, tehlikenin derecesinde süreç içindeki değişmelerin de gözlenerek objektif olarak tespit edilebilmesi ve tedbirlerin buna göre oluşturulması lazımdır. Geçmiş bir zamanda yaşanmış olan büyük tehlikenin yarattığı travmanın etkisinden kurtulamayarak, teyakkuz (alarm) halini devamlı korumak ise, zihinsel, ruhsal, bedensel ve çevresel sorunlar doğurur; hayatın normal gereklerine yönlendirilmesi gereken zihinsel ve bedensel enerjinin sürekli olarak güvenlik endişesinin giderilmesi için harcanmasına ve böylece ciddi enerji kaybı ile kronik yorgunluğa sebep olur.

Devletimiz ve milletimiz için tehlikelerin tamamen ortadan kalkmış olduğunu söylememiz mümkün değildir. Zaten tam tehlikesizlik ortamı hiçbir zaman oluşmayacaktır. Ama artık İstiklal Harbi şartlarında ve batma tehlikesiyle karşı karşıya bir millet olmadığımızı fark etmeli, zihinlerimizdeki “teyakkuz” halini “ihtiyatlılığa” dönüştürmeliyiz.  O dönemin teyakkuzdaki ruh halinin devam etmesi, bugün içinde bulunduğumuz şartları objektif olarak değerlendirerek, milletimizin geleceğine dair vizyon oluşturup, mevcut sorunlarımıza sağlıklı çözümler üretmemizi engelleyen önemli bir etken durumuna dönüşmüştür. Bugün Türk milletinin büyüklüğü çok daha barizdir ve milliyetçilerin anlayışı ve politikası da buna uygun olmalıdır. Milletimizin ve Devletimizin gücünü anlayıp, buna güvenerek, bu ruh halinden çıkıp büyük millet milliyetçiliğine yönelmemiz gerekmektedir.

 

Türk Kültür Alanı ve Türkiye

Türklerin tarih içinde oluşturdukları çok geniş bir kültür etki alanları vardır. Dünyadaki Türk kültür alanının merkez dairesi Türkçe konuşan ve kendini Türk hissedenlerdir. İkinci dairede, Türk olmakla beraber, kendini Özbek, Kırgız, Türkmen gibi boy adlarıyla bilenler bulunur. Bunlara, aslen ve kültür olarak Türk olmakla birlikte dilleri Kürtçeleşmiş olanlar da dâhildir. Üçüncü dairede, Türk olmamakla birlikte Müslüman olan ve yüzyıllarca Türklerle birlikte yaşayarak kültürleri az veya çok benzeşmiş olan Kürtler, Araplar, Farslar, Afganlar, Pakistanlılar, Arnavutlar, Bosnalılar/Boşnaklar ile Çerkezler ve diğer Kafkas Müslümanları vardır. Dördüncü dairede ise, Türk ve Müslüman olmayan, ama günlük hayat kültürleri yüzyıllarca birlikte yaşadıkları Türklerle birçok yönden benzeşmiş olan Moğollar, Ermeniler, Bulgarlar, Yunanlar ile Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’daki gayrimüslim halklar bulunur (Çizim 1).

[1]Taner Akçam, Ulusal Kimliğimizin Oluşumu Üzerine Bazı Tezler (http://webcache.googleusercontent.com)

 

Çizim 1: Dünya Türk kültür alanı.

 

Türkiye nüfus yapısı itibariyle, % 85 civarında Türklük bilincinde olanlar, sonra da sırasıyla Türk olmamakla birlikte Müslüman olanlar, Türk ve Müslüman olmakla beraber Türklük bilincinde olmayanlar ve en az sayıda da Türk ve Müslüman olmamakla birlikte günlük hayat kültürleri Türklerle birçok yönden benzeşmiş olanlardan oluşmaktadır. Türklük bilincinde olanların bir kısmı da Türkiye dışında yaşamaktadır (Çizim 2).

 

Çizim 2: Dünya Türk kültür alanında Türkiye’nin kapsama alanı.

 

Milliyetçilik, Türkiye’yi güçlendirerek, burada ifade ettiğimiz toplumları Türk kültürü ekseninde, ortak anlaşma dilinin Türkçe olduğu adaletli bir yapıda toparlamayı hedeflemelidir. Türk Milliyetçisi bu amaçla, belirttiğimiz dairelerdeki tüm unsurları akıllıca ve adım adım merkeze (Müslüman Türk bilincine) yaklaştıracak ve zamanla içine alacak bilinçli politika ve davranışları üretebilecek anlayışa sahip olmalıdır. Bu daireler içinde Türklüğe uzak veya karşı, hatta düşman hislerle dolu ve Türklük aleyhine faaliyette bulunan kişi veya grupların bulunması da bu stratejiyi değiştirmemeli; bir yandan millet ve devlet aleyhine faaliyet gösterenler hakkında gerekli tedbirler alınırken, öte yandan da diğerlerini Türklüğe yaklaştırma ve kazanma çabalarına devam edilmelidir. Bu anlayışın uygulanacağı öncelikli alan ise Türkiye’dir.

 

Beraberlik Ruhunu Geliştirmek

Türkiye’nin mevcut toplum yapısına dair problemler, yöneticilerimizin ve insanımızın önünde bir sınav olarak durmaktadır. Ülkemizin bütünlüğünün korunması, refahının yükselmesi, etki alanının genişlemesi için öncelikle etnik ve sosyal yapımıza dair problemlerin çözümlenerek beraberlik ruhunun oluşturulmasıyla bu sınavın aşılması zorunlu bulunmaktadır. Turan’ın kurulmasını arzu eden bir Türkçü de bilmelidir ki bunun gerçekleşebilmesi için Türkiye’nin önce önünde duran bu sınavı aşması gerekmektedir. Bu sınav başarılamazsa, bırakın güçlü ve etkili devlet olmayı, Türkiye’nin mevcut durumunu ve bütünlüğünü koruması dahi tehlike altında kalabilir.

“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözü, söylendiği dönemde Türkiye’de Türk milli bilinci oluşturmanın sosyal zeminini tespit etmesi, tüm halkı kapsaması ve uygulanan millet oluşturma politikasını özetlemesi bakımından önem taşımaktadır. Bu yaklaşım, genel olarak aydın kesimde var olan Türklük bilincinin halkta yaygınlaşması ve yerleşmesi bakımından çok faydalı olmuştur. Ancak, buradaki Türk Milleti tanımı, dünyada çok geniş bir alanda yaşamakta olan milletimizi, Türkiye’de yaşayanlarla sınırlaması ile, dünya vizyonuna sahip Türk Milliyetçiliği açısından milletin bütünlüğünü algılama sorunu içermektedir. Bu sorun, zamanla bir kısım insanımızın Türk milletini sadece Türkiye’de yaşayan halkla sınırlı saymasına yol açarak milliyetçilik yerine “ulusalcılık” ve milli devlet yerine de “ulus devlet” kavramlarını doğurmuştur. Bu farklı kavramlara sahip çıkanların, dinin toplumdaki yeri ve milletin ülke dışındaki devamı yönlerinden farklı yaklaşımları olsa da, “Türkiye’nin tüm vatandaşlarına Türküm dedirtilmesi gerektiği” yolundaki “zorlayıcı Türkleştirme” anlayışları genellikle örtüşmektedir. Bunun yanında; ulus devletçilerden, insan hakları bağlamında ve milli devletçilerden de İslami bağlamda, Türkleştirme yönündeki zorlamaların doğru olmadığını savunanlar da bulunmaktadır.

Milliyetçiliğimizin bütünleşme konusunda odaklanacağı üç alan vardır. Bunlardan birincisi Türkiye halkında, ikincisi Dünya Türklüğünde, üçüncüsü de İslam Dünyasında beraberlik ruhunun oluşturulmasıdır.

Ülkemizde beraberlik ruhunun oluşturulması için kültürel milliyetçilik gerekmektedir. Etnik temelli milliyetçilik anlayışı, Türkiye’de mevcut etnik yapının sonucu olarak, gönüllü beraberliğin sağlanması açısından psikolojik sorunlar doğurmaktadır.  Çünkü etnik grupların devletle olan ilişkilerini incelerken karşılaştığımız etnik etkiler iki yönlü olarak ortaya çıkmaktadır. Bunların birincisi, ulus-devletin etnik farklılıkları asimile çabası (devlet milliyetçiliği); ikincisi de, farklı olan etnik grubun kimlik bilincine ulaşması ve siyasallaşması sonucunda bir biçimde kendi kendini yönetecek bir siyasal birim kurma çabasıdır (etno-milliyetçilik). Buradaki ilişkilerin şekillenmesinde milliyetçiliğin oynadığı rol önem arz etmektedir. Etnik grupların varlıklarına ve kimliklerine karşı oluşabilecek her türlü baskı ve tehdit, sanılanın aksine etnik grup üzerinde birleştirici bir unsur görevi görmektedir. Baskı altında olan grup, kimliklerine karşı olan durum karşısında ajitasyon üzerinden bir savunma mekanizması göstererek grubun daha önce başına buyruk hareket edenlerinin bir noktada buluşmasını sağlamaktadır.[1] Bu gerçekleri görmezden gelerek etno-kültürel Türk Milliyetçiliği temelli sert asimilasyon politikalarını savunmanın doğuracağı (ve doğurmakta olduğu) olumsuz sonuçların mutlaka anlaşılması ve Türkiye’de yaşayanları ortak duygularla bütünleştirici yolların bulunması gerekmektedir. Öte yandan, farklı etnik unsurlar meselesi sadece Türkiye’de değil, diğer Türk devletlerinde de mevcuttur ve Türk milliyetçilerinin bu sorunları çözmeye yönelik bir anlayış geliştirmeleri zorunlu bulunmaktadır. Bu anlayış, Türk Milletinin başka milletleri de adaletle ve huzur içinde idare ederek yanında tutabilme ve karşılıklı fayda ile onların güçlerini gönüllü olarak kendininkine katabilme yeteneğinin uygulamaya konulması yönünde olmalıdır.

Vatanını ve Milletini sevenlerin en önemli amacı, Türkiye’nin mevcut sosyal yapısında beraberlik ruhunu oluşturmak ve geliştirmek olmalı ve bunun için duygusal-tepkisel değil, akılcı ve bilimsel yollar izlenmelidir. Bu bakış tarzı ve bu yönde faaliyet göstermek, milliyetçi olmanın temel gereklerindendir. Beraberlik ruhunu oluşturmanın bilimsel yolunun, Anayasaya tüm vatandaşların Türk olduğunu yazmak, hepsine “Türküm” deme mecburiyeti koşmak ve “Türk değilim ama Türkiye vatandaşıyım ve böyle yaşamak istiyorum” diyenleri tehlikeli vatandaş olarak görmek olmadığı çok açıktır.

Farklı dil veya dinden olan insanların gönüllü olarak bir arada yaşatılmasının zeminini, öncelikle herkesin rahatça kabullenebileceği ortak bir ad ve barış içinde birlikte yaşama kültürü oluşturur. Birlikte yaşanan ortak sevinçler ve acılar, karşılaşılan ortak tehlikeler ve bunlara karşı birlikte yapılan mücadeleler, zengin olmasa da adaletli bir düzende paylaşılan refah ve nihayet bu güzelliklerin gelecekte de süreceğine ve daha da güzel günler yaşanacağına dair umutların varlığı beraberlik ruhunu oluşturur. Beraberlik ruhuyla yaşama, zamanla daha çok benzeşmeyi, aynılaşmayı ve bütünleşmeyi sağlar.

Bir ülkede yaşayanları ifade etmek için, insanların tamamını gerçekten kapsayan bir kavram kullanılmıyorsa, vatandaşların bir kısmı kendini bütünün parçası olarak hissedemez, barış içinde birlikte yaşama kültürü zayıflar, beraberliği sağlamanın baskıdan başka yolu kalmaz ve bu yöntemin de beraberlik ruhunu öldürmesi kaçınılmaz olacağından, böylece ancak “ruhsuz beraberlik” üretilmiş olur. Bu durum da zaman içinde, önce zihni ve sonra da fiili ayrışmaya sebep olur.

 

İki Yönlü Milliyetçilik

Böylece Türk milliyetçileri açısından, iki yönlü milliyetçilik anlayışı olması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Bunlar, Türkiye milletçiliği ve Türk Dünyası milliyetçiliğidir. Türkiye’de yaşayan bir kişi, Dünyaya yayılmış olarak yaşamakta olan büyük Türk Milletinin Türkiyeli bir ferdi olduğunun ve ilk sorumluluğunun da Türkiye’de beraberlik ruhunu geliştirmeye çalışmak olduğunun bilincinde olmalıdır.

Türkiye MİLLETçiliği tüm vatandaşları kapsayan yurttaş-ulus temelli bir yaklaşım iken; Türk Dünyası milliyetçiliği, etno-kültürel esasa dayanır. Türk milliyetçileri, sadece Türkiye’de değil, bütün Türk Dünyasında, hatta bunun dışındaki başka ülkelerde de yaşamaktadırlar. Bunlar, nerede olurlarsa olsunlar, kendilerini bir organizmanın parçası olarak hissederler ve Türklüğün bugünü ve geleceği için çalışırlar. Bunu yaparken hiçbir zaman gözden kaçırmamaları gereken odaklanma, içinde yaşadıkları Türk ağırlıklı devletin birliğini koruyacak ve onu güçlendirecek anlayış ve davranışlara sahip olmaktır. Bu yönden, Türkiye’de yaşayan Türk milliyetçisinin Türkiye MİLLETçisi olması gerekir. 

Sosyolojinin temel ve genel kuralı; insan, dilini konuştuğu millettendir. Türkiyeli Türk Milletçisinin yaklaşımı, vatandaşlarımızın Türküm demelerini beklemek, böyle demeyenleri zorlamak ve ötekileştirmek değil, özellikle Türkçenin herkes tarafından her yerde konuşulan dil olması yönünde çalışmaktır. Devletin adı Türkiye, resmi dili ile eğitim ve ticaret dili Türkçe olduğuna göre, bu ortamlarda baskısız ve normal hayatın gereği olarak Türkçe konuşanlar, zaten zamanla bunu aile ortamına taşıyacaktır. Aile ortamında Türkçe konuşanlar da, -Türküm dese de, demese de- artık kültürel anlamda Türk milletinin bir ferdi olacaklardır. Özetle, Devletimiz ve milletimiz, bir yandan terörle amansız mücadelesini sürdürürken, diğer yandan da Türk’ün  “adaletle nizam verme” anlayışının gereği olarak, kimseye “Türküm” deme mecburiyeti koşmadan, üniter yapı içinde Adalet Devleti ilkelerine göre düşünüp davranırsa, tüm vatandaşlarımızın bütünleşme süreci kolay ve hızlı işleyecektir.

Türk Milliyetçileri ise istedikleri neticeye, yani “tüm vatandaşlara ‘Ne mutlu ki Türküm’ dedirtmeye” odaklanıyor ve bunu bir an önce gerçekleştirmek istiyorlar. Ancak, istedikleri neticeyi gerçekleştirecek hukuki, psikolojik ve fiili ortamı oluşturmaya uygun biçimde düşünüp davranmadıklarından, amaçlarının tam tersi neticeler doğurabilecek çok tehlikeli hatalar yapıyorlar. Bu yaklaşım tarzı, “öğrencilerin, ‘çalış’ diyerek döven öğretmenini ve dersini daha çok seveceğini ve onun dersine daha çok çalışıp, devamlı başarılı olacağını” zannetmekle aynı mantığa dayanır ve tabii ki bu mantık yanlıştır.

İmparatorluklarını halen sürdürmekte olan İngiltere, Fransa, ABD ve Rusya’nın Osmanlı üzerinde uyguladıkları politikalar, benzer şekilde Türkiye üzerinde de devam etmektedir. Yeni Dünya Düzeni mimarlarının parçalanmış ve zayıf devletler oluşturma çabaları ile bu amaca yönelik kışkırtıcı tavırları gözden kaçırılmamalıdır. Bunların hakkımızda hesapları ve projeleri vardır ve ülkemizin sosyal yapısındaki etnik ve dinsel-mezhepsel farklılıkları da tahrik unsuru olarak kullanmaya çalışmaktadırlar. Onlar tabii ki düşmanlıklarını yapacaklardır. Bu doğaldır ve onları bu yüzden devamlı suçlamanın bize bir faydası yoktur. Bize gereken, kendi bütünleşme projemizi bilimsel olarak düşünmek, hazırlamak ve uygulamaktır.

Türk kültür havzasında yaşayanların büyük çoğunluğu, baskıcı olmayan akıllı politikalar üretilip uygulanabilirse, makul sosyolojik süreçte gönüllü olarak Türklükle bütünleşeceklerdir. Bu gönüllü bütünleşmeyi sağlayacak akıllı politikaları üretme ve öncelikle kendi bireysel ilişkilerinde uygulama ve politik söylemlerinde ifade etme sorumluluğu, en başta, her fırsatta Türklüğü ne kadar çok sevdiklerini söyleyen milliyetçilere düşer. Bu sorumluluğun gereğine göre düşünüp davranmayan milliyetçiler, mevcut anlayış tarzının bugüne kadar nelere yol açtığını ve bundan sonra da nelere yol açacağını sorgulamalı ve bu anlayışının Türk bakışı olmadığını fark ederek, kaynağı üzerinde düşünmelidir.

 

Yeniden Düşünme Zamanı

Milliyetçilik, devletlerin ve milletlerin bütünlüğü, yaşaması ve güçlenmesi için zorunlu unsurlardan biridir. Ülkemizde milli beraberlik duygusunun yaygınlaştırılması ve yoğunlaştırılması ile toplumsal yapının güçlendirilmesi için uygulanan politikaların toplumda olumlu ve olumsuz etkileri oluşmuştur. Politikaları, belirlendikleri ve uygulandıkları zamanın şartlarına göre değerlendirme gerekliliğinin yanında, alınan tepkilerin ve doğurduğu sonuçların göz önünde tutulması ve yapılan hatalardan ders alınması gerektiği açıktır.

Bugüne kadar uygulanan tüm vatandaşlarımıza kanun zoruyla “Türküm” dedirtme politikası ile bir dönüm noktasına gelinmiştir. Ondokuzuncu yüzyıl ile yirminci yüzyılın ortalarına kadarki dünya şartlarında sürdürülebilir görünen bu politikanın, “Kürtçeyi sokakta konuşmayı yasaklamak” gibi ruhu ezici ve devlete düşman edici yanlışlıkları dahi uygulanabilmiş ve oluşturduğu tepkiler bastırılabilmiştir. Ama artık dünya değişmiştir. Şimdilerde devletlerin otarşik yapılarını da, otoriter devlet modelini de sürdürme imkânı kalmamıştır. Devletlerin katılmak zorunda kaldıkları uluslararası kuruluşlar ile toplumlar ve kişiler arası çok yönlü ilişkiler, siyasi sınırların anlamını ve engelleyiciliğini zayıflatmıştır. Bu bağlamda devlet-vatandaş ilişkisi de değişmiş ve “devletin halka -neredeyse- istediği gibi davranabileceği” anlayışı, yerini “devletin vatandaşlarına evrensel hukuka göre davranması gerektiği” anlayışına bırakmıştır. Tüm dünyayı etkileyen ve “insan onurunu” öne çıkaran bu anlayış, ülkemizde de yaygınlaşmış ve artık sadece aydınlar değil, sokaktaki vatandaşlar dahi  “hukuk devleti” ister olmuşlardır.

Dünyadaki bu gelişmeler karşısında geçen yüzyılların otoriter eğilimli milliyetçilik anlayışının sürdürülme imkânı bulunmamaktadır. Esasen milliyetçilik, dünyada bu gelişmeler olmasa da, devletin otoriter olmamasını ve hukuk devleti ilkelerine bağlı olmasını savunması gereken bir anlayıştır. Adalet anlayışı, insanlığın ortak vicdanıdır. Milliyetçilik, birlikte yaşanılan farklı etnik grupların kendisiyle gönüllü beraberliğini sağlayabilme ve ayrılma eğilimleri ile mücadele sürecini de en az baskı ile yöneterek beraberliği sürdürme becerisi gerektirir. Bu nedenle, farklı etnik gruplara en çok baskı yapma ve onları yok sayma fikrinde olanların “en milliyetçiler” olduğunu düşünmek temel bir yanılgı olup; bu tür yaklaşımların, oluşturduğu tepkiler sebebiyle toplumun bütünleşme sürecini sabote ettiği görülmelidir. Bu anlamda en iyi milliyetçilik, vatandaşlarda bütünlük duygusunu zorla değil, en yumuşak ve hukuki yöntemlerle oluşturmak, devlete isyan edenlerle de en sert şekilde mücadele etmektir.

Tarih bize göstermektedir ki, ancak farklı etnik ve dinî toplulukları içlerinde tutmayı başarabilen devletler güçlenmiş ve büyümüşlerdir. Öte yandan da ancak güçlü devletler farklı etnik ve dinî toplulukları içlerinde tutmayı başarabilmişler, güçsüz devletler ise sadece tek etnik bilinçte olsa dahi varlıklarını devam ettirememişlerdir. Çünkü, farklılıkları birlikte tutabilmek güçlü olmanın unsurlarından biri olmakla birlikte, sadece biridir. Devletin askerî gücü, çağdaş teknolojinin gerektirdiği silahları kendisi üretebilen ekonomik yapı ile desteklenemediği takdirde, çok veya tek etnik bilinçteki sosyal uyumun varlığı yalnız başına yeterli olmamaktadır. Osmanlı, farklılıkları yüzyıllarca içinde tutmayı başarmakla birlikte, güçlü olmanın diğer şartlarını oluşturamadığı için yaşadığı yenilgiler sonucunda, sadece -Kürtlerin çoğu dışındaki- diğer unsurlar değil, Türklerin de bir kısmı kendisinden güçlüler tarafından koparılmıştır. Türkiye ise, eğer Kürtleri içinde gönüllü olarak tutabilme çözümünü oluşturabilirse varlığını bir bütün olarak devam ettirebilecek ve daha da güçlenebilecektir.

 

[1]Osmanlı’dan Modern Türkiye’ye Etnik İlişkiler, Erdem DEMİRKILIÇ, Politika ve Kültür Araştırmaları Grubu Araştırma-İnceleme Raporları, No: 4, s. 5

 

 

SıraBaşlık

İstatistikler
Yazarlar
Halil KURUMAHMUT
LİBYA GERÇEĞİ....
Prof.Dr.Fethi GEDİKLİ
ZÜHDΒNİN ŞEYHİNE YAKTIĞI AĞIT
Kürşat ÖZTÜRK
Türk Dünyası
Milli Hür Düşünce
Yakın Tarihimizde Millet Kavramının Değiştirilmesi
Hava Durumu
Piyasalar
Altın
© Copyright 2016 Halil KURUMAHMUT - Tüm hakları saklıdır.